Bu apartmanda çocuk beslenmesi yasaktır!

Benim ilk köpeklerim, henüz okula bile gitmiyorken, o yıllarda –hatta şimdi bile– şehirleşmemiş bir ilçede akarsuyun kenarında bir çuval içinde bulduğum üç yavru köpekti. Çuval içinde, ciddiyim!

Köpekleri çuvaldan çıkarmıştım ve hepsi annesini takip eden aptal ördek yavruları gibi sevinerek, durmadan kuyruk sallayarak peşime takılmıştı. Sevimli suratları ise her baktığımda benim de neşelenmemi sağladığından bundan pek şikâyetçi değildim. Bizim bahçemize geldiğimizde evden onlara ekmek, peynir falan aşırıp vermiştim. İştahla yemişlerdi ve kesinlikle durmak nedir bilmiyorlardı, yemek yerken bile küçük gövdeleri sürekli kıpır kıpır oynuyordu. Onları seyretmek zevkliydi. Böylece, onları evin civarında kendi imkânlarımla beslemeye başladım. Fakat yemek verdiğim zamanların dışında da beraber vakit geçiriyorduk hani, çünkü ne zaman beni görseler tüm şapşallık ve sevimlilikleriyle yanıma koşuyorlardı. Ben sakince bahçelerde yürüdüğümde bile çevremde sürekli koşuşturuyor, üzerime atlamaya çalışıyor, ne bileyim, yavru bir köpeğin yapabileceği bütün o saçma şeyleri yapıyorlardı işte. Güzeldi doğrusu. Enerjik bir şeydi hem de, size de bulaşıyordu biraz.

İçlerinden biri, hemen her yerde görebileceğiniz adi bir kangal kırmasıydı. Bir diğeri, evet görünüşü en güzel olan bence oydu, simsiyah ve parlak tüyleri olan, fakat pati uçları ve göğsünün ortasında beyaz kıllar olan cinsini çözemediğim bir köpekti. Süper kahramanların köpeklerine benziyordu bana sorarsanız ve göğsündeki işaret de yıldızdı diye hayal ederdim. Sonuncusu ise ince yapılıydı, bakın onları kendimce iyi besliyordum, yani beni suçlamayın, cinsi öyleydi yani anlatabiliyor muyum, tazı kırması gibi bir şey. İpince bir belin üstünde belirgin göğüs kafesi, uzunumsu ince bir gövde…

Hepsi de elimde biraz büyüdüler, yani çok büyüme şansları olmadı. Onları vurdular, onlara vurdular demiyorum, onları vurdular diyorum. Ben görmedim ama onlar ortadan kaybolunca soruştura soruştura vurulduklarını öğrendim. Bakın tekrar ediyorum, o yavru köpekleri tüfekle vurmuşlar. Bugün bile o ilçenin, hani sorsanız “insanlığı tüm dünyaya öğreten güzel Anadolumuzun ilçelerinden sadece biri” diye size tanıtacakları o ilçenin içinde, köpek vuran herifler var. Mesela 5-6 sene önce bir kış mevsiminde oradaydım da, sokağın sonundaki herif elinde tüfekle pencerede nöbet tutuyordu. Sebep ise, göreceği köpekleri vurmak, hobiye bak namussuzdaki! Birkaç gece o silahın ateşlendiğini duydum, kahretsin, çok şükür vuramamış oluyordu, yani en azından vuruyorsa da oracıkta devrilmiyordu zavallılar. Tabii, adam bunu yaparken nerede bu devlet, nerede zabıta falan diye olabildiğine iyimser ve alabildiğine kentli bir düşünce içerisine girebilirsiniz. Tamam, hata bendeydi, o sapığı savcılığa şikâyet etmek aklıma gelmedi ama herif belediye başkanının her gün evine giderken kullandığı yolda tutuyordu bu “nöbeti”. Yani, olağan karşılanıyor, belki kabul görüyor, hatta belki de destekleniyordu.

Çok geçmeden, birkaç yıl sonra Karşıyaka’da, bir apartmanın dördüncü katındaki dairemizde kısa bir süre Nazlı adında bir köpek bizimle yaşamıştı. Nereden geldiğini hiç hatırlamıyorum, sanırım babamın bir arkadaşınındı ve onlar tatile mi gitmişti de geçici bir süre biz mi bakacaktık ya da öyle bir şeyler işte, her neyse. Nazlı’nın cinsini tam bilmiyorum ama tarif edersem belki siz çıkarabilirsiniz: Kısa boylu, kıvırcık tüylü, perçemleri genelde gözlerini kapatan ve oyun oynamaya bayılan sürekli mutlu bir şeydi. Terrier, belki, bilmiyorum yani bilsem zaten direkt cinsini söylerdim (bilen yorum yazabilir, ama fotoğraflı olmalı ki sağlama yapabileyim).

Nazlı sevimli bir köpekti, gerçekten de sevimliydi ve bu sebepten onu dışarı çıkarmak konusunda çok istekli olurdum. Onu bazen Selçuk Yaşar İlköğretim Okulu’nun bahçesine götürürdüm, burada 3’üncü sınıfa gidiyordum ve ders saatlerinden sonra koca bahçesi (en azından o yıllarda bana kocaman geliyordu), bomboş olurdu. Dandik bir topla oraya giderdim ve Nazlı’nın topun peşinde çılgınlar gibi koşmasından meydana gelen bir oyun oynardık. Nazlı, neredeyse tüm köpekler gibi aşırı hareketliydi ve bizim kadar çabuk yorulmuyordu veya bizim kadar çok “uslu” duramıyordu. Eğer onu birkaç gün dışarı çıkarmasanız evde zapt etmek daha zor oluyordu, tabii fazla coştuğunda paparayı yiyordu ama sonuçta o bir köpek, koşmalıydı. Koşmuyorsa, koşturulmuyorsa, aslında sorunlar o zaman başlardı, değil mi? Ben öyle düşünürüm yani.

Sonra Nazlı gitti ve bir daha da köpeğimiz olmadı. Hatta, belki başka zaman anlatırım sebeplerini, bende inceden köpek fobisi oluştu ve tam bir kedi insanına dönüştüm. Sonuçta buraya kadar anlamanız gereken şu, hayvanları çok severim, köpeklerin ne kadar hareketli olduğunu da yeterince bilirim.

Köpekler kâh hijyen nedeniyle kâh da hareketlilikten ve havlayarak iletişim kurmalarından kaynaklanan “gürültü potansiyeli” nedeniyle her apartmanda istenmezler. Dürüst olalım, çoğu apartmanda istenmezler ve yine dürüst olalım, ben de apartmanımda gürültü, hele zamansız gürültü istemem. Köpekten ya da Tazmanya canavarından kaynaklanıp kaynaklanmadığı da beni ilgilendirmez. Tabii mesela köpeği olan birinin kapısına dayanmam ya da kendi dairemden gıcık gıcık sopayla falan tak tak vurup ilkel yöntemlerle mesaj göndermeye çalışmam, köpeklere de asla kızmam, hatta onlar bir apartmanda yaşamak zorunda bırakıldıkları için üzülürüm de. Yine de, tabii gürültüden memnun olan biri değilim. Bugüne kadar bir köpekten kaynaklanan gürültü problemim de olmadı hani, onu da belirtmeliyim.

Bazı apartmanlarda “çocuklu” ailelerden de gıcık kapıldığını biliyorum, özellikle “hareket edebilen ve bunu gerçekleştiren” bir çocuktan söz ediyorsak, ki bu neredeyse tüm çocuklar demektir. Yine dürüst olayım, örneğin ben öğrenciyken kaldığım evin üst katında bazen küçük bir çocuğun koşuşundan kaynaklanan gürültüler olurdu ve bazen de bunlardan rahatsız olurdum. Tabii gürültünün bana bu kadar dolgun gelmesinin bir sebebi de, asla ses yalıtımı düşünmeyen şu ucuz TOKİ toplu konutlarından birinde bulunuyor olmamdı. Hakkını teslim edelim, evler çok güzel ısınıyordu ama. Fakat üst katımda ne zaman bir koşu hadisesi gerçekleşse, 3 sefer bile olmadan yine o meşhur “insanlığın özünü özümsemiş güzel Anadolulu kadın analarımızdan” olduğu iddia edilecek birinin ölçüsüz azarını da duyardım ve koşu derhâl kesilirdi. Bence anne genç ve cahildi ve çocukların yıldan yıla daha da arsızlaşacağına pek kuşkum yoktu. Beni rahatsız eden esas gürültü ise üstteki bu karı-kocanın tartışmalarıydı, tartışmalardan, hele hıyar gibi sürekli bağırılarak gerçekleştiriliyorsa çok nefret ederim. Benim sinirimi bozan buydu ama katlanıyorduk el mahkûm.

Tabii, onlardan da hiçbir zaman şikâyetçi olmadım hatta çocuklar için üzüldüm de. Büsbütün karşılıksız da bırakmadım bu gürültüleri ne yalan söyleyeyim, mesela eve gelen bir “misafirimle” çıkardığımız sesler yükselirse, bunu hiç dert etmedim ve “şimdi ödeşme zamanı” diye de pis pis sırıttım içimden. İçinden sırıtmak nasıl oluyor demeyin, oluyor işte. Ha, çocuk mu? Onun neler döndüğünü algılayabilecek bir yaşta olmadığından eminim ve yine eminim gelişimi olumsuz etkilenmemiştir ve yine söylemeliyim ki bir olumsuz gelişim söz konusuysa suçlu TOKİ olmalıdır, ben ve benim yaşamım değil.

Fakat sonuçta, o annenin her koşudan sonra çılgınlar gibi bağırmasına esas sebep, bir apartmanda yaşadığının farkındalığı ve bunun yarattığı farklılıktı. Biz avlularda, bahçelerde, sokaklarda koşarken bizi azarlayan kimse olmazdı, tabii biz birinden kaçmıyorsak!

Çocukların alayı da hiperaktif değil, aksine hareketsiz

İster istemez çocuklar ve evde beslenen köpekler arasında bir bağlantı kuruyorum, çok özür dilerim ama teşbihte olduğu gibi bağ kurmada da hata olmaz diyelim buna. Ama bir köpeğe verilen haklar ya da bir köpekte hoşgörülen şeyler, bu çocukların mahrum bırakıldığı şeyler oluyor. Daha beteri, bu ailelerin sayısının hiç de az olmadığını, hatta daha beteri, özellikle yüksek eğitimli ebeveynlerde bu tutumun daha baskın olduğunu düşünüyorum. Evet, belki onlar çocukları bir şeyler yapınca ısıracakmış gibi bağırmıyorlar ama çocukları da asla bir yavru köpek kadar olsun özgürce hareket edemiyor. Usluluğu hareketsizlikle özdeşleştirip o kadar yüceltmişler ki, eşşek gibi keyifle koşturmayı unutan çocuklarının sağlığını unutmuşlar. A, falancalar mı, çok iyi ailedir canım, çocukları da çok uslu maşallah. Külâhıma anlatın, çocuk pelte gibi bir şey olmuş artık istese de hareket edemiyor ki, matematiği 5 üzerinden 5 değil 25 olsa ne olacak! Stephen Hawking falan değilse, kusura bakmasınlar, ben o çocuğa acırım.

Geçen gün birtakım arkadaşlar birkaç okula gidip çocukların “normal” bedensel özelliklerini ölçümlemişler ve 12 yıl önce başkalarının yaptığı ölçümlerle kıyaslamışlar. Ortaya çıkan sonuçlar dehşet verici olmuş, çünkü çoğu sınıfta neredeyse hiçbir çocuk sağlıklı ve normal fiziksel kabiliyetlere sahip değilmiş, testleri geçememişler. Pek çok çocuk ise aslında yeterli hareket edemediğinden ve sınıflarda sürekli “hareketsiz yani uslu” durmaya zorlandığından bu gelişimlerini sağlayamamışlar ve hareket etmek isteyenlere ise hemen “hiperaktivite bozukluğu” teşhisi falan konuyormuş. Burada feci küfretmeniz lazım, içinizde insanlık varsa, hem de ağır küfretmeniz lazım. Anladınız mı? Ve kendinize gelmeniz.

Söyleyin bana, siz maymun gibi ağaçtan ağaca gezerken, sürekli kovalamaca ve yarış içeren oyunlar oynarken iyiydi de şimdi bunları neden çocuğunuzdan esirgiyorsunuz? Ha, siz de mi yapmadınız? O zaman sizin için de durum pek iyi değildir, ama en azından siz bir yetişkinsiniz ve sanırım gerçekten de çocuğunuzunki kadar hareketsiz bir “çocukluk” geçirmemişsinizdir. Bakın, köpeklerinizden esirgemediğiniz etkinlikleri, hareketliliği çocuklarınızdan esirgeyerek onlara iyilik yapmıyorsunuz. Onlar robot değil, insan; insan ve gelişmeleri lazım.

Bırakın, çocuklarınız hareket etsin, tamam, evde dörtnala koşan atlar gibi olmasınlar ama bu sorunu çözmelisiniz.

Okullar mı? Beden dersi adını verdikleri derste bile bedenle ilgili bir şeyi pek yapmıyorlar. Çünkü akıllı müdürümüz o beden dersi adı altındaki “gereksiz” ders saatlerinin bilmem hangi sınava hazırlık olarak kullanılmasını önermiştir. Hem önermese ne olacak? Haftada 2 saat gibi müthiş yoğun (!) bir beden dersi çocuğunuza yetecek mi?

Göz boyama için spor salonlarını, etkinlik saatlerini falan sergileyen okulların da durumu farklı değil genelde. Hani şu “çocuğunuzu asrın harikası olarak yetiştirmeyi” vadeden, onu iyi meslek sahibi saygın bir vatandaş yapacağını alttan alta ima edip duran özel okulları kast ediyorum. Evet, onlar da genelde göz boyuyor. Çocuğunuz pısırık ve pelte gibi yetişiyor, üzgünüm, bana kızmayın, kendinize kızın.

Bilmem kaç saatlik hareketsiz, put gibi oturmalara karşılık, azıcık da olsa hareket edebilecekleri teneffüslerde ise sürekli “uslu” durmalarını söyleyen biri çıkıyorsa durum daha da beter. Örneğin ben Derme İlköğretim Okulu’nda okurken ve daha sadece birinci sınıfken derslerde aklımdaki tek şey, her teneffüs olduğu gibi bu teneffüste de trencilik oynamak ve lokomotif olarak arkamdaki vagon rolündeki arkadaşlarımı düşürmekti. Eğlenceli, çok yorucu oyunlardı. Hemen her gün birisinin önlüğü yırtılır ya da yere düşenlerin pantolonları iyice mahvolurdu. Ama bizim keyfimiz çok gıcır olurdu ve bunun için asla azarlandığımı hatırlamıyorum. Benim veya başkasının çocukluğunda yaptığı bol aksiyonlu nice şeyi burada anlatmaya gerek yok, çok şükür diyorum sadece, biz nesil olarak iyi kurtulmuşuz bu mıymıntı çocuklar gibi olmaktan.

Tamam, önce beyin, tamam, önce efendilik şu bu ama, Allah aşkına, çocuklar insan ve bedenlerinin gelişmeleri gerekiyor. Bu, sağlıksız ama 2 metre boyunda aşırı büyüme hormonu almış herifler gibi olmaları demek değildir, bu, kas ve iskelet sistemlerinin, motor özelliklerinin falan en azından, bak en azından kendi yaş grubuna göre normal seviyelerde gelişmiş olması demektir.

İnanın bana, çok şükür tıp sürekli ilerlese de, bu neslin çocukları daha zayıf, daha sünepe, daha sağlıksız olacak. Umarım sizin çocuğunuz da onlardan biri olmaz.

Ha, bu yazıyı okuyunca da gaza gelip çocuğu hemen sırtına kütük yükleyip çayıra salmayın, bayırlarda yüksek viteste zorlayıp motoru boğmayın. Benden çok daha iyi ve yürekten hissettiğiniz gibi (çünkü henüz çocuğum yok), önce ve daima sağlık gelir. Modern yaşam dediğimiz bu düzende de çocuklarınız, üstelik bilimsel gelişmelerin de ışığında, sağlıkla fiziksel gelişimini daha iyi gerçekleştirebilir. Çocuklarınız büyük sporcular olmak, pehlivan olup vurduğunu devirmek falan filan durumunda da değildir. Fizikleri nasıl olursa olsun, yeter ki “normal ölçülerde” hareket etsinler ve temel fiziksel özellikleri kendi ölçülerine göre uygun gelişebilsin. Çözüm yok demeyin, her zaman vardır, gerekirse evin içinde bile, üstelik gürültü de yapmadan…

Paylaş
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  

Yorumlar

avatar
5000